Gelecek isyanı, şimdi!

13 Mayıs Cuma günü, akşamüstü saatleri… Kerem Bilgin, rutin işini görmek için araç-gereçlerini özenle hazırlamakla meşgul. Ancak dün akşamdan beri bir tatsızlık var üzerinde. Uykusuz geçirdiği gecenin ardından ailecek kahvaltılarını etmişler, çok sevdiği kızı okuluna, karısı ise ortalığı toparlayıp alışverişe gitmiş, Kerem’e de her erkek gibi işe yollanmak düşmüş. İşi aksatmamak zorunda, zira ikinci bölgede yaşamak epey pahalı, kazandığı para temel harcamalarına ancak yetiyor. Kısacası tipik bir orta sınıf aile babası Kerem. Tipik olmayan yaptığı iş: O, bugüne kadar yüzlerce insan vurmuş bir keskin nişancı!
Kerem Bilgin’in geçmişi ve işi hakkında edindiğimiz bilgilerden bugüne çok benzeyen ama bizimkinden farklı bir dünyada bulunduğumuzu seziyoruz. Sanki paralel bir evrendeyiz. Kerem Bilgin 1978 doğumlu. Katıldığı savaşta edinmiş keskin nişancı becerilerini. 18 yıldır bu işi yapıyor ve dört yıldır aynı şirkette çalışıyor. Ancak son zamanlarda verimi düşmüş, sıklıkla cezalar almış ve B sınıfına indirilmiş. Bunun nedeni günlük iş, yani öldürme sayısının artması. İki yıl öncesine kadar tek tük görev çıkarken, şimdilerde hem görev hem de bir görevde ‘indireceği’ hedef sayısı çoğalmış. Kerem Bilgin için asla kişisel değil yaptığı iş. Ama giderek rahatsız edici hale gelmiş, bazı kareler ve yüzler zihnine takılıp kalmış. 13 Mayıs günü bir yandan işte bu düşüncelerle boğuşurken bir yandan da şefin verdiği talimat gereği vurması gereken altı kişiyi seçmekle meşgul.

BECERİKSİZ KAÇAK
Aynı gün, aynı saatlerde roman kahramanı Semih; hocası, dostu, babası saydığı Hıfzı Bey’i ziyaret etmekte. Semih 32 yaşında genç bir adam. Evlenip çoluk çocuk sahibi olmak isteyen sevgilisi Arzu’dan ayrılmanın üzüntüsünü yaşıyor. Tanınmış bir felsefeci olan Hıfzı Bey ise ülkenin düştüğü duruma, kendisinin ve yazdığı onca kitabın bu duruma müdahil olamayışına kahreder bir halde.
Onların sohbeti sayesinde kurmaca dünya zihnimizde yavaş yavaş şekillenirken Kerem Bilgin’in silahından çıkan kurşunlar ortalığı cehenneme cevirecektir. Görevini ifa edip olay yerini terk eden Kerem’i gören Semih, ani bir refleksle denklanşöre basar. Ne var ki Kerem fotoğrafının çekildiğini fark etmiştir. Geride iz bırakmaması gerektiğini bilen Kerem, bütün tedbirleri bir kenara bırakıp Hıfzı Bey’in evine ulaşır. Pek çok kişinin hayatını değiştirecek olaylar zinciri tetiklenmiştir. Semih, canını kurtarmak için kaçmak zorundadır: “Bu bir kaçak… Yaşayacağı da kaçak bir hayat olacak… Bambaşka bir şey… Sokakta sadece vurulmamak için değil, tanınmamak için de gayret edeceğin, nerede nasıl yatacağını, kimlerle dost olup olmayacağını, yarın nerede olacağını hiç bilemeyeceğin bir hayat. Dostlarının ya da ait olduğunu hissedeceğin her şeyin bazen bir an içinde değişeceği, her şeyin her an uçucu olabileceğini bildiğin için de hiçbir şeye bağlanamayacağın, bu yüzden tanımsız, garip, korkulu ve mutlaka yalnız bir hayat. Dışarı atılmanın en zor hali… Sen… Umutsuz… Beceriksiz bir kaçaksın Semihçim!.. Becerdiğin bu oldu sonunda.”

‘YÖNETİLEBİLİR ÇOĞUNLUK’
Hikâyenin bundan sonrasında Semih’in hayatta kalma mücadelesini, yeni insanlarla tanışmasını, kendisiyle barışma ve direnişçilere katılma sürecini izleyeceğiz. Zamanın hızlı akışına paralel bir hızda akıp gidecek hikâye. Cem Selcen’in giderek sağlamlaştırdığı ve ustalaştığı bu kurgu tarzı ‘Keskin Nişancı’nın en güçlü yanlarından biri.
Hazır önceki romanları demişken Cem Selcen’in kariyerine ve tarzına kısaca değinmek istiyorum. Yaklaşık 20 yıllık kariyerinde çok fazla ürün vermemekle birlikte dikkat çekici romanlar yazmakla kalmadı, kendine özgü bir tarz da geliştirdi. 1999 yılında yayımlanan ilk romanı ‘1578’ 12 Eylül döneminde gerçekleşen bir banka soygunu etrafında kurgulanmıştı. Siyaseten eleştirmekle birlikte suç kurgusunu beğenmiştim. Klostrofobik bir atmosfere sahip ‘Saat Kaçtır Acaba’ gerçekten de kadri bilinmedik bir roman olarak kaldı. Bir sonraki romanı ‘Elmanın Suçu’ Selcen’in ‘başyapıtı’ydı. ‘Tek Kişilik Din’de ise felsefi bir arayış vardı. Ve bütün bu romanların ortak paydası hikâyelerin bir suç etrafında gelişiyor olmasıydı. Ancak eklemek gerekir; Cem Selcen suçtan, suçlunun kim olduğundan ziyade insanı suça iten nedenleri ya da insani arzu ve davranışları araştırıyordu.
‘Keskin Nişancı’da suç kurgusunu bu kez distopik bir dünyaya taşımış Selcen. Gerek distopyanın gerek suç edebiyatının klişelerini çok iyi kullanarak merak duygumuzu baştan sona diri tutmasını biliyor. Tekinsiz, güvenlikten yoksun, ürkütücü bir distopya bu. Elbette her ütopya/distopya gibi Selcen’in gelecek tasarımı da bugünden hareket ediyor, bugünün çağrışımlarını başka bir dünyaya farklı görünümlerle yansıtıyor. Söz konusu yansımalardan ‘Keskin Nişancı’da öne çıkanlar terör, güvenlik konsepti, nüfus artışı, özgürlük yitimi ve özel şirketlerle tahkim edilmiş totaliter bir devlet olmuş.
Terörden ilham alarak terörü özelleştiren devlet, sokaklarda rastgele adam öldürmeyi -gayriresmi olarak- güvenlik ve sigorta şirketi maskesi altında örgütlenmiş yapılara ihale etmiş. Gayriresmi ama hemen herkes bu mahalli temizliklerin hem ekonomiyi hem de toplumun geleceğini düzenleyen yarı resmi bir hareket olduğunun ve kesinlikle belli kurallar içinde hareket edildiğinin farkında. Bu sayede nüfus ve ekonomi dengede tutuluyor. Kentler gelir seviyelerine göre bölgelere ayrılmış. Ve devlet ‘son derece bilimsel’ yönetim tarzıyla, hayatı tümüyle kontrol altına almış. “Tutku, inanç, gelenek ve her şey yönetilebilir olmalı ki geleceği olan, huzurlu ve mutlu bir toplum kurulsun” düşüncesinden hareketle küçük bir azınlık çoğunluğu yönetiyor. Sadece yönetmekle kalmıyor, çoğunluğun bütün hayatını, duyularını, hissettiklerini, sevgi biçimlerini, kızgınlıklarını kontrol etmek istiyor. ‘Gelecek Bizim’ sloganıyla, mutlu bir gelecek için bugünün feda edilmesini talep ediyor.
Böyle bir dünyada her şey ‘yaşamak’ meselesine indirgenmiş: “Kimsenin akla ihtiyacı yok artık. İçeri gir ve savaş. Tıpkı vahşi hayvanlar gibi, yaşadığını hissetmek için sürekli hareket etmen gereken bir dünya.”
Bütün olumsuzluklara, toplumun sinmişliğine ve teslimiyetine rağmen umudunu kaybetmeyenler de var elbette. Onların ‘Gelecek bizim!’e karşı, ‘Gelecek yoktur! Şimdi!’ sloganıyla başlattıkları isyanı, etkileyici bir dil ve sürükleyici bir hikâye ile anlatıyor Cem Selcen.
“Evet! Ustam haklı. O zaman geldi! Evdeki tüfekleri yağlamalı ve bu, bir şekilde her yere, her anlama uzayan, yapışkan, duygu ve hırs katili kelimelerden kurtulmalı. Sadece kelimeleri ya da elden ele yumuşayarak bir zamanlarki keskin özlerini, bütün değiştirme gücünü kaybetmiş sözleri de değil, artık hiç kimsenin inanmadığı cilt cilt din kitaplarını da aşmamız gerek –ki insan olarak ölelim. Köşeye sıkıştırılmış, tıpkı kelimeler gibi ölmeden canı alınmış olarak yok olmayalım. Kendimizden iyice tiksinmeden kafamızı kaldıralım ve diyelim ki ‘İşte ben buyum!’ Seveceksek böyle bir kaderi sevelim. Bizi var olmadan yok edeni kabul ederek değil.”

MÜHENDİS, GECE KULÜBÜ İŞLETMECİSİ, YAZAR…
Cem Selcen, 1962 yılında İstanbul’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Bursa’da tamamladı. Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünü bitirdi. Mühendislik dışında, matbaadan gece kulübü işletmeciliğine kadar türlü işte çalışan yazar, uzun yıllar ‘gaSte’ adlı bir sanat ve şehir dergisi çıkardı. Edebiyat dünyasına 1999 yılında yayımlanan ‘1578-Bir Korsan Hikâyesi’ ile adım atan Selcen, kariyerini ‘Saat Kaçtır Acaba’ (2003), ‘Elmanın Suçu’ (2007), ‘Tek Kişilik Din’ (2013) romanları ve ‘Öğle Paydosu’ (2009) adlı öykü kitabıyla sürdürdü.

KESKİN NİŞANCI Gelecek isyanı, şimdi
Cem Selcen
Doğan Kitap, 2021
312 sayfa, 44 TL.